PINguAR.org
William Henry Gates III geldi, ve beni bir kez daha ticari zekasına ağzım açık bırakarak gitti… Hırs bu kadar gözle görülür hale en son ne zaman geldi, bir insan beyin kıvrımlarından geçen en ufak ihtimalleri böylesine kuvvetle nasıl yok etmeye çalışır, acaba gerçekten vizyon dediği şeye inanıyor mu, yoksa vizyon dediği şey = para mıydı… Herneyse…
Microsoft’un şimdiye kadar, gözlediğimiz en çiğ yayılma stratejisi, ürün anahtarının elden ele dolaşmasına ve lisanslı yazılımının ücretsiz dağıtılmasına bir şekilde göz yummasına; sonra da kullanıcı sayısı belli bir niteliğe ulaşınca zorla çatır çatır kullanıcıları ya da şirketleri lisans ödemeye zorlamasıydı. Microsoft’un e$$iz mühendisleri için, üzerinde bir süre çalışıldığında korsana karşı daha sağlam bir sistem yaratmaları işten bile değildi, ama o yine kullanıcıların üzerinde aşinalık ya da alışkanlık yaratma stratejisini izledi, ve pazarda 1 numara haline geldi.
Sonra ne oldu?
Etrafında olan bitenlerin farkında olan insanların yönettiği ülkeler, peşisıra Linux’a geçmeye başladı. Böylece, Bill amca’nın gözleri haritaya baktığında Ortadoğu’yu yeşil bir alanda istiflenmiş $’ler şeklinde görmeye başladı.
Peki, sonra ne oldu?
Milli eğitim, yüzbinlerce öğretmene ve okula (ve bu okulların milyonlarca öğrencisini varın siz düşünün) bilgisayar dağıtma projesine girişti.
Varan 1: Bill Gates para kokusunu aldı, ve anında Türkiye’ye damladı. Amacı, daha çok kullanıcıyı sistemine bağımlı hale getirmek olan birinden bu davranışı beklememek fazla iyimserlik olurdu herhalde. Üstelik, yüzbinlerce öğretmenin, okulun ve öğrencilerinin topyekün ne kadar büyük bir kitle oluşturduğunu düşünürsek milyonlara tekabül eden bir rakam bu. Eh, sonuçta bilgisayarlar gözgöre göre içinde Microsoft ürünleri ile gitti…
Peki, şimdi ne oldu?
Pardus çıktı, insanlar dağıtımı kopyalayarak birbirine dağıtmaya başladı, insanlar kendi ülkelerinin geliştirdiği bir işletim sistemini çoşkuyla karşıladı, merak etti.
Varan 2: Bill Gates, Pardus’un sandığından daha büyük bir tehdit olduğunu kavradı, ve soluğu yine anında Türkiye’de aldı. Gene vizyonermütevaziadam rollerinde “İlk Bilgisayarım” diye dandik bir proje sürdü ortaya. Belli ki, bu sefer de daha bilgisayara yeni adım atacak kullanıcıları hedefliyordu — (ki bu Linux hakkındaki önyargıları da kulaktan dolma duymuş güruhtan kullanıcılar ise eğer; daha önce görmedikleri bir işletim sistemi ile *boğuşmak* yerine, Kırpık İşletim Sistemi Windows Starter Kit zımbırtısına -diğer lisanslı Windows sürümlerine göre hatırı sayılır bir ucuzlukla- almak daha kolaylarına gelecekti.
Şimdi top, son kullanıcılarda. Ve Bill Gates’in şu an uyguladığı strateji belli; zorlanmadan satın alınabilecek bir İşletim Sistemi (!) ile gene yüzbinlerce yeni kullanıcıyı avlayacak, kendi yazılımlarına bağımlı hale gelen birer köle haline getirecek, sonra da (hiçbir son kullanıcı 3 uygulama, 7 pencere çalıştıran süper bir bilgisayara 1 seneden fazla dayanamaz çünkü) gene diğer üst dağıtımlara geçmeye zorlanacaklar (upgrading için de bir güzellik bekliyoruz Bill beylerden). Tabii kendi üzerimize düşen, olabildiğince potansiyel ‘av’ı bu çarklardan uzaklaştırabilmek
Herneyse, benim bu karmakarışık kafamda dönen komplo teorileri şimdilik bunlar, belki de Bill Gates beni heyecanlandırdığı için saçmalıyor olabilirim
Bir de aşağıdaki var tabii, ben yorum yapmıyorum
B I L L G A T E S III 66 + 73 + 76 + 76 + 71 + 65 + 84 + 69 + 83 + 1 + 1 + 1 = 666
Bu arada, Mr. Burns ile Bill Gates arasındaki benzerlik, göz yaşartıcı değil mi
Sonunda evime gelebildim. Çanakkale’de geçirdiğim 15 günlük tatil süresini pek iyi değerlendiremedim aslında; sadece bir NASIL belgesi çevirdim; ancak kalan 1 aylık tatilimi * :~ daha iyi değerlendirmeyi amaçlıyorum.
Sevgili ananem ile, yine her tatilde olduğu gibi kitap değiş tokuşu yapıyoruz
Bana dünya klasiklerini zorla okutmakta çok kararlı gözüküyor. Bu sefer bana, birkaç kez okumaya başlayıp da bir türlü devamını getiremediğim Remarque’ın Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok‘unu verdi. Ben de altında kalmadım tabii ve Eddings’in Elenium serisinden Elmas Taht’ı verdim, büyük ihtimalle okumamıştır diye umuyorum.
Ama asıl konu bu değil. Benim gene yaramazlığım tuttu, belki birkaç da erdem şekeri bulurum ümidiyle ve kitap almak bahanesiyle ananemin deposuna bir seyahat gerçekleştirdim :$ Bunun gibi bişeyi, en son bu yaz yapmış ve 1956! yılından kalma Bütün Dünya dergilerini bulmuştum. Hatta dergiden bir pasaj da koyayım buraya da, o zamanki güzel Türkçe’miz neymiş siz de görün:
İş adamı için ideal dolmakalem, çok mürekkep alan ve uzun müddet kapağı açık olarak bırakılsa dahi mürekkebi kurumadan derhal yazan dolmakalemdir. Yapılan istatistiklere göre memleketimizde, iş adamları arasında ezici bir çoğunluğun SHEAFFER’S kullandığı sabit olmuştur.
Bir de, derginin arka kapağından bir reklam; dünyanın anlamını sorgulamak için bir neden daha ![]()
Fotoğrafını da koyayım, tam olsun: Mukadderat O an Tayin Edilmektedir!
Bu sefer de, Elvis Presley’nin eski plaklarını buldum.
Üstelik bunları çalmak için bir de pikap. Ama çalıştırmayı bir türlü beceremedim, hayırlısıyla aletin başına bi zeval gelmeden * ara ara kurcalayıp çalıştırabilmeyi umuyorum.
Not: İnternetsizlik kötü iş. İnsan, “acaba internet yokken ne yapıyordum ben” diye düşünmekten alamıyor kendini. Aslında bir taraftan iyi de. İnsan, yapmaya fırsat bulamadığı şeyleri yapmaya başlıyor; mesela eve gelince, telefonları açtırana kadar geçen 1 gün, bana bir iki deviasyona mal olmuş
.
Eskiler hep der ya; “Eski bayramların tadı kalmadı, neydi o günler..” diye.. Benim böyle serzenişlerde bulunmak için yaşım küçük maalesef; en fazla, eskisi gibi mahalledekilerle birlikte torba torba şeker toplayamadığıma üzülebilirim *.
Ancak, sevmediğim birşey var artık bayramlara dair. Bilirsiniz artık komşulukların nasıl olduğunu.. Kapınızın karşısında oturan insanları bile tanımayanlarımız var (ya da gördüğünde alelacele bir iyi günler savurup kaçan..). Hatta, sırf komşusuyla karşılaşmasın diye, sizi sokak kapısında gördüğü halde, kan ter içinde büyük bir eforla kendisini asansöre atıp kaçanlar bile var *.
Ama gelin görün ki; işte ben bu insanların bayram zamanları, *bayram* kisvesi altında ziyarete gelmelerini de hazmedemiyorum. Bu ikiyüzlülük değil de, ne olabilir? Anlamıyorum…
Ve böyle zamanlarda, -çok afedersiniz- acaba bu bayram kurban yerine
komşuları mı kessem diye içimden geçmiyor deil
(aman, aman.. ciddiye alan olur şimdi; şaka yapıyorum son söylediğim konu hakkında tabii ki
)
Herneyse, dün nette dolaşırken karşılaştığımda, sanki eski bir arkadaşımı görmüş gibi sevindiğim bir oyundan bahsetmek istiyorum: Nethack. Nethack, çok severek oynamış olduğum, şu *rougelike* dedikleri türden bir oyundu. Beni Nethack’le tanıştıran şey ise —Knoppix’e göz atmış herkes hemen hatırlayacaktır— onun grafik versiyonu Nethack: Falcon’s Eye‘dı. İlk başlarda biraz Nox, biraz da Ultima havasına sahip bir RPG oyunu olarak çekici geliyor insana. Bu arada, Nethack’e önyargılı olanlar için hemen söyleyeyim; oyun 85′ten beri * geliştiriliyor ve ilk sürümü 87′de çıkmış. Nethack’in ekran görüntüsü için buraya, Falcon’s Eye için buraya tıkk.
Diğer güzel haber de; yine *rougelike* bir oyun olan Lost Labyrinth’in bugün 2.2.0 sürümünün çıkması.Lost Labyrinth, hoş grafiklere sahip bir *mini nethack* aslında. Ayrıntılı bilgiyi burada bulabilirsiniz.
Dün, abim elinde Madagaskar DVD’siyle gelmiş. Pek kötü olmayan, pek de iyi sayılmaz bir animasyon filmi. Newyork’ta bir hayvanat bahçesinde yaşayan bir kaç hayvan, sonra canı sıkılıp kaçan bir zebra falan.. Sonra arkadaşları kaçan zebrayı geri getirmek için uğraşırken Madagaskar adasına düşerler, ve olaylar gelişir.. Benim asıl koptuğum yer ise, filmdeki penguenler. Öyle komik hareketleri var ki, gülmekten kopmamak elde değil. Buraya da koyayım da tam olsun reklamımız
Ciddi olarak söylüyorum, hepinizin görmesi gerek bu fırlama penguenleri..
.
GNOME kütüphanelerini kullanan, Python‘la yazılmış takvim/ajanda programı; pAgenda‘nın bugün 2.0 sürümü çıktı. Kendileri şöyle diyor ana sayfalarında:
Most calendars primary goal is use as eye-candy, or they are designed for inter/intra office communication/collaboration. pAgenda is meant to view/edit/print appointments quickly and easily. Why waste your time when you've got things to do?
2.0 sürümününn en büyük özelliklerinden biri, CSV dosyalarını import ve export edebilmesi. KDE’nin Korganizer‘ına minik bir rakip doğuyor gibi * Ayrıntılı bilgi burada.
Şans oyunları oynamayı sever misiniz bilmem. Açıkçası ben, ne fala inanan, ne de falsız kalanlardanım. Ancak yine de, şimdiye kadar elde ettiğim en büyük başarıların; sayısal lotoda 3′lü tutturmak * * ve 20 senede ancak milli piyangodan iki amorti tutturmak olarak sayabilirim (ah, bir keresinde de kazıkazan’dan 1 milyon kazanmiştim
hakkını yemeyeyim).
Heyneyse, bu muhabbete girmemin asıl sebebi, bugün Firefox Eklentileri‘nde dolaşırken; İddiaa‘cılar için harika bir eklentiye rastlamam: Footie..
Footie; tarayıcınızın sağ alt köşesinde, minik bir çerçeve içinde, takip ettiğiniz maçın sonuçlarını takımların logolarıyla beraber sunan bir program.
(Bu arada, Türkiye liginden bulduğum tek screenshot’un da, Beşiktaş’ımın yenildiği maç olması, ayrıca üzücü *..)
Eklentilerden bahsetmişken, bir süredir FasterFox kullanıyorum.
FasterFox, Firefox’un performansını ikiye katlamayı vaadeden bir eklenti. Aslında yaptığı şey, önceden yapılan default ayarlar yerine, sizin manuel olarak birkaç ince ayarı yapmanıza dayanıyor. Yine de, denemekte fayda var diye düşünüyorum.
Bu arada, dün güzide okulumun, güzide bölümündeki 5. yarıyılım da bitti. Bense, dünden beri Helloween‘in I want out‘unu loop’a aldım, bağıra çağıra söylüyorum (aslında şarkıyı, Sonata Arctica cover’ıyla tanıdım).
Sözlerinin bir kısmı şöyle; katılmayan yoktur herhalde;
From all lives beginning on
We are pushed in little forms
No one asks us how we like to be
In school they teach us what to think
But everyone says different things
But they’re all convinced that
They’re the ones to see
(…)
People tell me a and b
They tell me how I have to see
Things that I have seen already clear
So they push me then from side to side
They’re pushing me from black to white
They’re pushing’til there’s nothing more to hear
(…)
Çarpık eğitim sistemini kınıyorum
.. Şarkı hakkındaki daha fazla bilgiyi ve üstünkörü yaptığım Türkçe çevirisini, METuxAL‘da bulabilirsiniz..
Bugün tesadüfen ilginç bir yazı buldum; ben bir kısmını şöyle vereyim, isteyenler devamını şöyle okusunlar::
Not: Vurgulamalar bana ait değildir::
***
(…)
Windows, topluma kabul ettirilen şartlanma ve taklit esasına dayalı müslümanlık anlayışı gibidir sanki…
LINUX ise, ferdî, birebir Rasûlullah’ı muhatap gören, Allah ile arasına kimseyi sokmayan; her şeyi kendinde bulup keşfetmeyi öngören; insanları bu yolda sürekli düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirerek sistem ve düzeni tanımamızı isteyen Allah Rasûlü ve son nebisi’nin orijinal sistemine dayanır!
Evet…
İşte benim anlayışıma göre, Zamanın Yenileyicisi’nin dünya üzerine getirdiği yeni anlayışın, bilgisayar dünyasında açığa çıkışına bir örnektir bu olay..
(…)
***
Yazının devami burada.
Artık takip edilecek blog/haber sitesi sayısı artınca; bir RSS okuyucu kullanmak şart oldu. Ben de bu yüzden (fazla bellek yiyor diye afaroz ettiğim
) Akregator‘u yeniden kullanmaya karar verdim. RSS okuyucu arayanlar bir göz atsın derim.
Bu arada, metal dünyasında şu sıralar bir hareket var gibi. (Evet, hala Türkiye’nin en iyi gruplarından biri olduğunu iddia etmekteyim -> AlmoRa, MoonspelL, Katatonia * ve In Flames * ; önümüzdeki aylarda yeni albümlerini çıkaracaklar. Haggard 3 Şubatta, OpetH; 29 Martta, Blind Guardian; 12 Mayısta Türkiye’ye gelecek. Bu grupların hepsini çok sevdiğim gruplar ancak konserlerine gitme imkanın olduğunu sanmıyorum *, artık sadece albümlerle yetineceğim.
Unutmadan, bugün bilgi işlemde, iki ziyaretçi ağırladık; kendileri pucca‘yla garu kadar sevimli bir çift gerçekten *.
İkisine de yeni hayatlarında iyi eğlenceler diliyorum ^o~
Özlü SözI did say something along the lines of "C makes it easy to shoot yourself in the foot; C++ makes it harder, but when you do, it blowsyour whole leg off."
--Bjarne Stroustrup